Bu şehirde gazetecilik artık refleksle yapılıyor. Düşünmeden, sorgulamadan, araştırmadan…
Manşetler ezber:
“İş insanı intihar etti.”
“Bilmem kaç promil alkollü çıktı.”
“Uyuşturucuyla yakalandı.”
“Basın mensubuna saldırdı.”
Devamını okumaya gerek yok, çünkü zaten devamı yok. Detay yok, doğrulama yok, resmi açıklama yok. Polis soruşturması bitmiş mi? Hayır. Savcı olay yerine gelmiş mi i? Hayır. Ama haber yayında. Çünkü tek ölçü var: “İlk ben gireyim.”
Soruyorum:
Bu gazetecilik mi, yoksa dedikodunun internet paketiyle servis edilmesi mi?
Polis soruşturması tamamlanmadan, savcılık daha olay yerine gelip incelemeden, olayın nerede, ne zaman, neden, kim tarafından yapıldığı netleşmeden ilk dakikalarını çekip, isimleri, yaşını öğrenip, hemen yapay zekaya yazdırılan habere ,atılan her manşet; haber değildir.
İnsan yakmadır.
Bir tuşa basıyorsunuz, bir ailenin hayatı çöküyor.
Bir spot yazıyorsunuz, çocukların psikolojisi darmadağın oluyor.
Sonra klasik cümle geliyor: “Biz öyle duyduk…”
Kusura bakmayın, gazetecilik “duydum” işi değildir.
“Duydum”la haber yapan gazeteci olmaz, dedikoducu olur.
Gayri resmi bilginin teyide muhtaç olduğunu bilmeyen kişi gazeteci değildir.
Altını çiziyorum: Değildir.
Nokta.
Evet, biliyorum…
Herkesin “sağlam kaynağı” var.
Herkesin cebinde gizli numaralar, her olayda çalan telefonlar…
Ama kaynağın olması, sorumluluğu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, iki kat sorumluluk yükler.
Ama bazıları için işler öyle yürümüyor.
Telefon çalıyor: “Gel, olay var.”
Hoop siren…
Hoop kamera…
Hoop eksik bilgiyle yayın…
Ne olmuş?
Kim yapmış?
Suç var mı, yok mu?
Önemsiz.
Haber atlatıldı ya…
Gerisi teferruat.
İşte bu, gazetecilik değil; bu şehre ihanettir.
Başka adı yok.
Bu şekilde yapılan her haber Aksaray’ın imajını biraz daha çamura batırıyor.
Ama asıl enkaz nerede biliyor musunuz?
Habere konu edilen insanların evlerinde…
Çocukların odalarında…
Annelerin, babaların çaresizliğinde…
Onları kim düşünüyor?
Hiç kimse.
Çünkü manşet vicdanı öldürüyor.
Buradan açık açık yazıyorum:
Sayın Valimiz Murat Duru bu düzensizliğe dur demelidir.
“Kanal 5’ten sonra telefonla görüşelim” cümlesiyle başlayan gizli bilgilendirmeler, ardından ekip içinden birkaç görevlinin bir–iki muhabiri arayıp
“Gel, sana ekmek var” diye olay yerine çağırması derhal bitmelidir.
Telefonda “görüşelim” deniyorsa, bu olayın hassas olduğunu gösterir.
Ama ardından basın mensubu aranıp “GEL” deniyorsa;
kusura bakmayın, orada devlet ciddiyeti falan kalmamıştır.
Sonra ne oluyor?
Olay yerinden ayrılmadan,
eksik bilgiyle haber giriliyor,
meslektaşlara haber atlatılıyor,
üstüne bir de başarı hikâyesi yazılıyor.
Vay be…
Ne gazetecilik ama!
Ya bu çağırmalar tamamen kesilmeli
ya da tüm adliye–polis muhabirlerine eşit ve resmi bilgilendirme yapılmalıdır.
Ortası yok.
Devlet, “birine fısıldayıp diğerine sus” diyerek yönetilmez.
Ve en temel kural:
Net bilgi yoksa, haber de yok.
Savcılık incelemeden
Asayiş bülteni çıkmadan,
soruşturma tamamlanmadan atılan her başlık;
gazetecilik değil, dedikodu bültenidir.
Bu gidişata dur denmezse ne olur?
Şehrin imajı daha da bozulur.
Basının itibarı yerle bir olur.
İnsanların hayatı telafisi olmayan yaralar alır.
Sonra yine sorarız:
“Bu şehir neden böyle anılıyor?”
Cevabı çok basit:
Çünkü biz, haber yaparken insan olmayı unuttuk.





